Showing posts with label fotograf. Show all posts
Showing posts with label fotograf. Show all posts
Thursday, September 08, 2011
Saturday, August 20, 2011
Lomography: Fotoğrafın kuralı olmaz!
Derinine indiğinizde fotoğraf çekmek çok da kolay bir olay değil öyle, enstantanesi, diyaframı odak noktası lensi ıvırı zıvırı... Kurallar çoğaldıkça göz korkutuyor, ciğere uzaktan bakan kediciklere dönüşüveriyorsunuz.
Hele birazda içinizde asilik varsa, yıkar geçerim ben, kuralda neymiş sanat icra ediyoruz burda nidaları kulaklarınızda çınlıyorsa ya hiç bulaşmıyorsunuz fotoğrafa gidip boyalarla dilediğinizce karalıyorsunuz bir tuvali ya da bir çıkış noktası arıyorsunuz kendinize.
İşte burda devreye lomograpy giriyor. Kendine göre asi, bazen yarım kalmış, estetik kaygı taşımayan bir fotoğraf akımı! Kuralsızlığı kurallarına göre oynamak için şahane bir fırsat! Kendince makineleri var ve tabi ki tüm kural yıkmalarda olduğu gibi bir felsefeleri.
Ama öncelikle nerden çıkmış bu akım ne olmuş kim bulmuş diyenlerin soru işaretlerini giderelim. İlk olarak Rusya'da ajanlar kullansın diye üretilmiş bu makinalar. Ne ilginç değil mi? Sonrasında küçüklüğü, hafifliği pratikliği ile sokaklara inmiş. 80'lerde ise Prag'a tatile giden 3 gençten biri ikinci el bir lomo compact automat almış. Gezdikleri gördükleri her şeyi bu makineyle kayıt altına alan gençler, negatifleri bastırınca çıkan sonuçtan oldukça etkilenmişler (E o zaman dijital yok tabi). Renklerin farklılığı, açıların değişikliği, farklı fotoğraflar kulaktan kulağa yayılmaya başlamış. Farklı fotoğrafların ortaya çıkma sebebi makinelerin özelliğinden kaynaklanıyor. Üzerindeki 32 mm'lik yapı renkleri saptırıyor, görüntüleri bozuyor, fotoğraf dünyasının hata olarak kabul edebileceği kareler doğuruyor.
Ama asıl dert de bu zaten. Yamuk fotoğraflar, bambaşka renkler, net olmayan fotoğraflar... Yani fotoğraf dersi 1'de öğrenmeye başladığınız her şeyin tam tersi.
E bir de felsefeleri var demiştik aslında kuralsızlık içindeki kuralları. Buyrun:
1. Kameranı gittiğin yere götür.
2. Her an kullan gece ya da gündüz. Karşına ne çıkacağını bilemezsin.
3. Kameranı hayatının bir parçası haline getir.
4. Farklı açılar kullan. İlla vizörden ne çektiğini görmen gerekmez.
5. Yakınlaş. Ne çekmek istiyorsan yakınında ol.
6. Düşünme.
7. Hızlı ol.
8. Fotoğraf çekerken ne çektiğini bilmek zorunda değilsin, kendini özgür bırak.
9. Sonrasında da neyin fotoğrafını çekmiş olduğunu bilmek zorunda değilsin.
10. Hiç bir kuralı umursama!
Aslında hayatımızı esir altına alan teknoloji instagram diye bir şey geliştirdi. Çıkan sonuçlar biraz lomo tadında. Ama ben biraz romantiğim lomographyi benimsiyorum!
Denemek isteyen, aman bende de olsa şu makinelerden de içimdeki cevheri çıkarsam ortaya diyen varsa Hayyam'ın (Sirkeci'de fotoğrafa dair aradığınız herşeyi bulabileceğiniz han) yolunu tutsun.
Ne dersiniz eğlenceli değil mi?
Friday, August 19, 2011
PERSPEKTİF
Yaptığı işlere baktığımda kendimi, onun yarattığı başka dünyalara hem çok tanıdık hissedip aynı zamanda ona ve yaptığı herşeylere çok da yabancı hissetmeme neden olan bir arkadaşın, İngiltere'deki isyanlardan sonra kafasında oluşturduğu mucizevi tasarım. Bir 'kuş bakışı' gözleminin etkililik ve gerçekçiliğini çok yavan bırakan bu düşündürücü manzara... İyi seyirler...
COLOURS CAN NOT RESCUE A CITY BUT FIRE CAN COLOUR A CITY
By Philippe Hales
Thursday, August 18, 2011
Ucuz Din Pazarı
Yer: İngiltere, Hyde Park
Konu: Din
Yazının sonunda izleyeceğiniz bu akıl almaz video İngiltere'nin en büyük parkı Hyde Park'ta çekildi. Tesadüfen parka giriş yaptığım sırada kulağıma gelen bağırışların bana Hyde Park'ta bir 'salı pazarı' organizasyonu olabileceğinini düşündürtmesi üzerine ilerlemeye niyetlendiğim yolu değiştirerek kalabalığa yöneldim.
Yaklaşık 50 metre sonra beni karşılayan manzara ise, kurdukları basit düzenekler ile dinleyicilerin yukarısına erişebilmiş, islamiyet ve hristiyanlığın misyonerliğini basit, özensiz ve yer yer pis bir dille yapmaya çalışıp hitap becerisinin yanından geçemeyen vaizler, onları gene kah kahkahalar atarak kah 'stupid' tarzı kelimelerle seviyesizce çıkışarak aynı ciddiyetsizlikle dinleyen izleyiciler, ve orta alanda ellerindeki pankartlarla sözde ifade özgürlüğünü temsil eden sempatizanlar oldu.
Boynumda kameram; gazecilik oynamaktan çekinilecek gün mü? İşime karışanlara BBC muhabiriyim diye dalgamı da geçerek, kameraya çekilmeye dünden razı olanlarla kameraya sövmeye dünden razı olanları başladım kaydetmeye.
Aşağıdaki video, kayda aldıklarımdan sadece biri, sadece bir tazgah diyelim yani. Çünkü sağı, solu, önü, arkası vitrin gibi kendilerini yerden yüksek sunan misyoner tezgahları ile dolu, ve tezgaha gelenlerle...
Ben, tüm dinlere sonsuz saygı besleyen biri olarak, açıkçası çok kötü hissettim; uğruna cihatlar ilan edilip binlerce masumun vahşi cinayetlere kurban gittiği, başta Orta Doğu ve Afrika olmak üzere iç ve dış savaşların çok ciddi sebebi olmayı hala sürdüren din kavramı, o an için hiç soyutlaşmadığı kadar soyutlaştı içimde. Çok daha aidiyete büründü aslında, sanki sadece benim oldu; tüm insanların aidiyetliğinden çıkıp sadece benim. Haksızlığa uğramış, arkadaşları tarafından taşlanan bir masum çocuk kılığına büründü çekip ordan almak istediğim; ya da binlerce özensiz dokunuşla köşesinden bucağından kirletilmiş bir beyazdı sanki. Kulağımda Erol Taşdemir kahkaları yankılandı, gözümün önünde Tecavüzcü Coşkun'un pis sırıtmaları canlandı; o gün orada olan şey, mahremiyete, kutsallığa, değerlere ve kısaca insanlığa tecavüzden öte birşey değildi zaten.
Orada işişmin bittiğine kanaat getirdikten sonra kendimi dinler vaziyette, alacalı bulacalı olmuş düşüncelerimle
Radiohead'in Creep'inden çaldığım 'I do not belong here' liriğini melodisiyle birlikte dudaklarıma yerleştirip kalabalıktan yavaşça sıyrıldım; 18-55 objektifimi, bembeyaz bulutlarla sevişen masmavi gökyüzüne doğrultarak mutlu ettim; çektiğim fotoğrafa bakınca ben de bambaşka bir huzura erdim, kendimi renklere verdim.
Sözünü ettiğim fotoğrafa gelince;
:)))
Subscribe to:
Posts (Atom)


