MONTAIGNER
Friday, February 24, 2012
Kırmızı
Saturday, January 28, 2012
KAYIP
Yazayım dedim ben de ... Bir blog vardı, yazayım...
.
.
.
Ne bu abi... Böyle yazı mı yazılırr..
Milyon tane şey girdi araya; baba çağırdı gel bak ne var tv de diye; gittik, baktık, döndük oturduk gene masa başına, 'akşamdan kuru fasulye pilav var gel yanyana koy da yeee' diye bağırıyor anne mutfaktan...
'İs- te- mi-yo-rum'
Vee.. Son.
Denedik, olmadı...
Uyandığımda dilimde bulduğum ve gün boyunca bilinçsizce tekrarladığım mısrayı yazayım bari de öyle bitireyim, nereye koyarsanız koyun..
'Vurulduk ey halkım, unutma bizi..'
Sunday, December 18, 2011
MAGDALENA AĞLADI
Thursday, November 10, 2011
73 yıl sonra...

10 kasım. Evet hepimiz bugün Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyoruz, unuttuk mu hayır, hala onun düşüncelerini, ilkelerini, yaptıklarını, yapmak istediklerini konuşuyormuyuz evet. Ama neden hala bir adım ötede değiliz? Her 10 kasım'da ağıtlar yakıyoruz, nerdesin diyoruz, geri gel diyoruz ve klasik Türk davranışını sergiliyoruz, Atam gel bizi kurtar... Bir kurtarıcı, yol gösterici bekliyoruz, ikinci bir Atatürk bekliyoruz, ama yok olmayacak. Sahip olduklarımızın farkında olsak her şey çok farklı olabilir. İkinci birine ihtiyacımız yok, zaten olması gereken, yapılması gereken her şey onun ilkelerinde onun gösterdiği yolda mevcut ya da aklımızı kullandığımız her yerde...
Wednesday, October 26, 2011
Toplum İçin Sanat Yapma, O Topluma Bağış İçin Yap
Haykırışları ve gözyaşları dinmeyen insanların sanatları yapılıyor, ve satılıyor. Bir sanat düşünün ki konusunu ettiği her mağduriyetle, insan, kıta ya da ülke ile; önce bir destek antlaşması imzalaması şart olsun; sayelerinde elde ettiği kazanımlarının % 50 sini bağışlaması sanat anayasasının ilk maddesi olsun...
Sokaktaki bir evsizin fotoğrafı çekilip satıldığında, gidip yarısı o adama verilsin...
Kısaca sanatın karın doyurmak için, karın doyuramayanlar üzerinden bir meslek olması, bazen acı. 'Ben de açım, sen de aç; ama ne yapalım gel gör ki bende yetenek var sende yok' kabullenmesinin, yani sanatla karşı çıkılan ilahi adaletsizliğin başka bir mizaci adaletsizlik üzerinden yürütülmesinin bir başka hali gibi, sanattan ekmek parası kazanmak. Toplumsal dönüşümler, devrimler adına uzun ya da kısa vadeli katkılar olabiliyorsa, buna gerçekten samimi bir şekilde inanılarak birşeyler icra edilebiliyorsa ne ala; ama işte gitse ya o satılan fotoğrafın gelirinin en azından birazı şu yukarıdaki elleri donmuş sokak çalgıcısına...
Ne diyorum,
İhilal lazım,
Yeni ve hatta baskıcı bir sanat a na ya sa sı!
Monday, October 24, 2011
Yalnız Değilsin Van
İhtiyacınız olan bütün bilgiler güncellenmiş olarak bu sitede :
http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/
Genel İhtiyaç Listesi: Çadır, kışlık bebek giysileri, battaniye, bebek maması, bebek bezi, kışlık/polar giysiler, pet şişede su, elektrik gerektirmeyecek her türlü ısıtıcı
Wednesday, October 19, 2011
Atatürk'ün Türk Gençliğine Hitabesi
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Günümüz Türkçesi
Bütün bu koşullardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar duyarsızlık, sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Üstelik bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını işgalcilerin siyasi istekleriyle birleştirebilirler. Ulus fakirlik ve çaresizlik içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.
Wednesday, October 12, 2011
SAC MA LİK
İnsan!!!
Ne diyordu film; " Dolce far niente"
İçerisinde 'hiçbirşey' olan cümleler nasıl da dünden sahiplenilirler insanlar tarafından...
'Hiçbirşeyin' yanına insanı koy... Ne şık durdu.. Bir de yanına bir 'Cure' melodisi.. O munzur olanlardan, hiçbirşey yapmayınca anca açıp dinlenilince ağızda sıcacık künefe tadı bırakanlardan.... Offf....
Chuck Palahniuk'tan mı yazmıştım bir ara bir yerlere... Zihnimde somuta ulaşamayan ama beni çok iyi hissettiren o tek cümle, düşünce... Asılı şimdi dilimde.. Bu adamdan mıydı? Sanmam.. Marx? Bilmem... Biraz düşünsem, zorlasam bulurum aslında...
Ama ben geçen biri bana 'Queen' e gitmek istiyorum dediğinde ' bak sen onlar mı geliyormuş' diyebilenlerdenim. Diyebilip düşünmeyen, sorgulamayanlardan...Bunu günlük hayata bile yayanlardan..
Sonra gözyaşı döküp , kendine dönüp, zikire bile sorgulama sonramda zikredenlerden..
Sonra gelip bol melodili bir akşam bulup el kol sallayarak dans edenlerden, minicik bir odada, duvarlara çarpa çarpa...
Çiçek çocuk mu olsaydım... Klu Klux Klan la mı ilgiliydi o hissedilen 40 derecede bir deniz kenarında 'tempo'da okuduğum makale? Dedemin balkondaki güneşlikleri çözmesine kaç saat kalmıştı o vakitlerde? O günün güneşine bakarak kaç dakika oynardı saat tahminim? Bir kere bilmiştim, tam tamına; o sormuştu... O mu, o mu lirik...Sanmam...
Şimdi ben bu müziği gittiğim yere götürürsem... Burda bırakacağım kendimi de yanıma almış olur muyum? Ne dinlersem oysam eğer; bu neşeli melodinin hammallığını yapmaktan daha zevkli ne var????
Tabu oynamak belki... Bir yılbaşı gecesi... Hayır değil, sıradan bir günde... Toplaşmalarımız özel bir güne denk gelemeyecek kadar sıradan, ve herkesin zaten toplaştığı bir günde toplaşmayacağımız kadar özel olmalı...
Evet, evet, toplaşıp tabu oynamalı...
Cazı kim sever... Geçiniz.
Yazmak bir fanusun içine girmek gibi; ya da bir uzun yol yolculuğunda, açıkken camlar, kulakların içinin basınçtan dolması gibi;
Ve spontan, kimi zaman kasıtlı bir yutkunmayla daha gerçek bir algıya geçerken ki o minicik sürecin ta kendisine denk gelir sizi kollarınızdan tutarak uçuran yazı meleklerinin birden aşağıya salıvermesi...
Beynime birşey olur böyle zamanlar... Kulaklarımı yutkunmalarımla boşaltmamın çok benzeridir kafatasımın hafiflemesi...
Kafatasımın hafiflemesi... Ağırlaşıyor mu ki... Yazarken ağır mı hissediyorum. Hayır. Yüreği boşaltmanın yagane şartıdır beyne yüklenmek... Beynimle mi yazıyorum ki... Hayır, öyleyse zaten fena; IQ testi yapılsa kelimelerimden, insan içine çıkma ihtimali , fena...
Öyle ise...
Geçelim...
Başka müziğe mi geçmeli.. Yok böyle iyi...
Burda İclal girse araya, sırf kafiye olsun diye şu yukardaki cümleye:
"Şimdi bunları anlatsa sana birileri, ya da boşver bilme en iyisi."
Şarkı bitti...
Bitirelim...
Friday, October 07, 2011
Bıçak Sırtı
Ülkemizde kadın hakları , kadına karşı şiddet konusundaki durum malumunuz.Habertürk Gazetesi dün Manisa'da öldürülen Şefika Etik'in fotoğrafını (sırtında bıçak ve gözleri açık halde)
bugün basılı olarak sürmanşetten verdi ve bu durum daha önce bu şekilde infial yaratmamıştı.
Türkiye' de kadına uygulanan şiddete karşı yapılanların hiçbir işe yaramadığı aşikar.Belki bu fotoğraf bu ülkede bir milat olacaktır.Fakat kafa karıştıran hatta mide bulandıran noktalar var ;
bu fotoğrafın bir yakınımızın fotoğrafı olabileceği ve Türkiye'nin her yerinde çocukların çok rahatlıkla görebileceği şekilde satılan bir gazetenin sürmanşetten vermesi.
Habertürk gazetesinin geçmişte Münevver Karabulut cinayetinde kanlı testere fotoğrafı yayınlaması yakın zamanda Aziz Yıldırım 'ın eşgal fotoğrafının yine sürmanşetten vermesi gibi skandallara imza atması gazeteye verilen tepkiyi doğal olarak daha yukarı çıkarttı.Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarttılar.
"Kadın kesin bir kabahat işlemiştir, kocası durduk yerde öldürür mü" zihniyeti olan bir topluma bu fotoğrafın etki edip etmeyeceğini zaman gösterecek.
Thursday, October 06, 2011
Berna ve Ferhat Serbest Bırakılsın!
Onlar suçlu değil, siz gerçek suçluları bulun,
gerçek suçluların peşinden koşun!
Pırıl pırıl, düşünen, tartışan, haklarını savunan,
hak isteyen gençleri de serbest bırakın!
Thursday, September 15, 2011
Eskiler bir başka!

Beyoğlu Sahaf Festivali!. Öyle etkinlik paylaşayım aman ne güzel mantığında bir insan olmadım hiç ama bu bir başka!
Böyle kocaman bir günümü ayırmalıyım, gitmeliyim, kaybolmalıyım kitapların içinde karıştırıp içlerinden bişiler çıkacak mı diye bakmalıyım evet bu festival şahane diye diye düne kadar geldim. Henüz bu koca gün kavramını veremediysem de festivale, dün Taksim'de bir arkadaşımla buluşmam gerekiyordu. Ve ben tam TRT binasının önündeydim. Arkamdan bir ses yükselmeye başladı. Bu aralar epeyce dinlediğim, eski 45'liklerden bir şarkı. Bim Bam Bom! Tesadüf mü bu diye arkamı dönüp bakınca, sahaf festivalinin ortasında buldum kendimi! Her şeyi bir anda unuttum ve gözlerimin, kulaklarımın, bütün uzuvlarımın beni çağırdığı tezgahlara doğru yöneldim. Birilerinin hayatlarına bir zamanlar konu olmuş kitaplar, zamanın gerisinde kalmış ama hala içindekilerle ilgi çeken dergiler, insanlar, kitap kokusu. Yüzüme o kacaman gülümseme yayıldı. Fondaki müzik hala devam ediyordu. Bu kez altın gümüş pırlantaa zümrüt sedef yakutla...
Ve çok eskiden benimde hayatımda epeyce bir yer etmiş kitap serisi. İpek Ongun ve Bir Genç Kızın Gizli Defteri... Hepsini okuduğum anları tek tek hatırladım, küçüklüğümü, ve küçük bir kız oluverdim birden.
Ta ki telefonum çalmaya başlayıncaya kadar, gitmem gerekiyordu arkamda daha gezilmesi gereken beni kimbilir nerelere götürecek kitaplar bana bakıyordu. Söz verdim kocaman bir günüm buraya ayrılacak.
Gitmek görmek isteyen, kitap kokusuna hasret kalan, küçük bir çocuk olmak isteyen bir anlığına herkes 18 Eylül'e kadar Beyoğlu'na!
Thursday, September 08, 2011
Kitap Kokusu
Çevremde bu konuyla ilgili bilgisi olan hiç yok yada çok az.En büyük yanılgılardan biri, göz yorması bununla birlikte sürülebilecek eleştirileri sıralarsak; kitap sayfaları, kitabın kokusu, bilgisayardan kitap okuyamamak gibi herkesin sözleşmişcesine aynı anda karşı çıkacağı noktalar var.Buna karşı e-kitap ve okuyucularının avantajları da çok fazla ; kitap boyutunda olması, binlerce kitabı barındırabilmesi internete girebilmesi okurken not alabilmemiz, kaydedebilmemiz, sözlük açabilmemiz ağaç kesimini azaltması ve daha ucuz olması gibi çok sayıda yararlı özellikleri olan bir teknoloji.E-kitap okumak için geliştirilen e-kitap okuyucular bu iş için biçilmiş kaftan.Bu okuyucuların e-ink teknolojisine sahip olduğunu ve bunun lcd ekran görüntüsünden çok farklı olduğunu kimse bilmiyor.Bu bilgisizlik herşeyin başlangıcı aslında.
Aşağıda lcd ekran ve e-ink görüntüsünü kıyaslayabilirsiniz.
Alışkanlıklarımızı terk etmek zordur e-kitap konusunda da bu böyle.Elektronik ortamdaki yeniliğe karşı çıkanların en büyük yanılgısı , yeni çıkanın alternatif olarak görülmesi.Mektup örneğini ele alırsak bu sürecin devamında e-mail daha mantıklı daha doğru bir çözüm olmuştur.Kitap konusunda da el yazısı ve matbaadan sonra sürecin devamı olarak e-kitabı görüyoruz.Tüm değişimlerde bir direnç olmuştur, değişime karşı bir direnç.Bu değişim gerçek bir ilerleme bir gelişme.Hiçbir zaman basılı kitap kaybolmayacak, evlerimizde en kötü tahminle meta olarak dekoratif değeri olacaktır.
E-kitap ve okuyucularının ülkemizde yaygınlaşmamasının bana göre en büyük sebebi
yayınevlerinin bu konuya hala daha sıcak bakmaması.Dünyada Amazon ve amerikan kitap zinciri Barnes & Noble , Kindle ve Nook ile e-kitap ve okuyucu potansiyelini çok iyi değerlendirdiler.Geçen sene ülkemizde idefix.com e-kitap sistemini devreye soktu.Amazon ve B&N üzerinde e-kitap sayısı 2 milyonu geçmişken idefix.com da bu sayı bugün itibariyle 1940 adet.
Elbet eksiklikler olacaktır, çok uzun yıllardır kullandığımız bir teknoloji değil.Yeniye daha iyisine karşı bir direnç olduğu kesin ama bütün dünyada giderek azalıyor.Ülkemizde satışı yokken başlaması gibi.Dünyadan örnek vermek gerekirse , 2007 yılında Amazon Kindle cihazını çıkarttığından bu yana e-kitaba yönelik bir artış söz konusu ve gelinen nokta da e-kitap satışı basılı kitap satışını geçmiş bulunmakta.Gayet vıcık ve gıcık romantizmle kitap kokusu diyenler varsa eğer onlara aşağıdaki ürünü öneriyorum.
Saturday, September 03, 2011
Kadın olmak zor zanaat!
Evet aynen öyle, boş yere atılmış, demogoji başlığı değil bu!
Friday, September 02, 2011
Ukala çocuk ile güzel kızın aşkı - 2
Sunday, August 28, 2011
Sadece, Bir Umut...
Friday, August 26, 2011
Gazeteler her gün çıkar..Peki ya çalışanlar?
Thursday, August 25, 2011
Kutlu'ya, Rıfat'a, Sevdiklerime ve Sevmediklerime, Sahip Olduklarıma ve Kaybettiklerime İthafen..!
Ölüm, her zaman, zamansızdır... Ne garip değil mi? Önümüzde, bize biçilen kaç yıl olduğunu bilmeden, ne de savurgan yaşıyoruz. Yaşam telaşları bizi öyle bir hale getiriyor ki, unutuveriyoruz ölümü. Sanki ölümsüzmüşüz gibi... Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi... İnsanları kırıyoruz, olur olmaz her şeyi kafamıza takıyoruz, hırslarımız uğruna ezip geçiyoruz herkesi... Dünyalık oyunlar içinde, ölümü aklımızdan çıkarıyoruz; ama o, bizi hep aklında tutuyor. Öyle bir anda hatırlatıyor ki kendini, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Hayatın ve nefes almanın anlamını işte o an, acılar içinde keşfediyoruz.





