Sunday, December 18, 2011

MAGDALENA AĞLADI

Magdalena ağladı...
Bugün...

Magdalena bile ağladı. 
Ve anladı.

Artık hissizdi. 
Varsa yoksa...
Var ise yok ise...
Birşey idi.. 
Hiç bilmiyordu, o ne idi...

Olan ya da olmayan birşey uğruna, gerçekten olan birşeylere olan tüm hassasiyetini yitirmişti.
Tüm hislerinden soyunmuştu; hepsi,  başkalarına giydirip de geçip karşıdan izlemek istediği sevdiği melankolik renkler gibiydi...
Emanet etmenin böylesine aşırılığı...
Fedakarlığın içindeki bencilliğin böylesi...
"Hislerimin yüceliğinden nasiplerini alsınlar, ben de dışarıdan kendimi göreyim..."
Her rengini feda etmesinin, böylesi...
Hiç olmazsa maviyi kendine saklasaydı da...  Diğerlerini tanıştıklarına dağıtsaydı... Fazla fazla...
Mavi hüzünlerini, sevinçlerini, umutl...

Ya da...
Bir dakika...
Zaten bir maviyi verse...
Tüm hisleri ...

Ne kadar da aptaldı...
Buldu. Maviyi bıraktığı gerçeğini, buldu, hissizliğinin sebebini...
Tonlarca hissini sığdırdığı o güzel rengi birinde ya da birşeyde bıraktığı gerçeğini, 
Buldu.
Geçmişte, şimdi ya da gelecek bir zamanda; ama muhakkak bırakmıştı.

Ama kimde ya da nerede?
Özlediği tüm hislerini boyadığı o renk şimdi kimbilir bu evrenin hangi görünmez köşesinde idi...
Farkedilmiş bir gerçek vardı ortada,
Çıkıp araması için artık, zamanıydı belki de..

Çünkü durum gitgide ciddileşiyordu..
Bugün,

Magdalena bile ağlamıştı...






Thursday, November 10, 2011

73 yıl sonra...


10 kasım. Evet hepimiz bugün Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyoruz, unuttuk mu hayır, hala onun düşüncelerini, ilkelerini, yaptıklarını, yapmak istediklerini konuşuyormuyuz evet. Ama neden hala bir adım ötede değiliz? Her 10 kasım'da ağıtlar yakıyoruz, nerdesin diyoruz, geri gel diyoruz ve klasik Türk davranışını sergiliyoruz, Atam gel bizi kurtar... Bir kurtarıcı, yol gösterici bekliyoruz, ikinci bir Atatürk bekliyoruz, ama yok olmayacak. Sahip olduklarımızın farkında olsak her şey çok farklı olabilir. İkinci birine ihtiyacımız yok, zaten olması gereken, yapılması gereken her şey onun ilkelerinde onun gösterdiği yolda mevcut ya da aklımızı kullandığımız her yerde...

Hala 10 kasımları bekleyip ağlamak yerine (ki yapılmasın diye bir şeyi savunmuyorum) birazda bize bıraktığı yolda ilerlemeyi denesek. Herkes elini taşın altına birazda olsun koysa, en azından kendi yapabileceklerini yapsa. Daha güzel olmaz mı? Bir dahaki 10 kasımda çok şeyin değişmiş olması dileğiyle,

Atam, izinde olacağız, söz...

Wednesday, October 26, 2011

Toplum İçin Sanat Yapma, O Topluma Bağış İçin Yap





Haykırışları ve gözyaşları dinmeyen insanların sanatları yapılıyor, ve satılıyor. Bir sanat düşünün ki konusunu ettiği her mağduriyetle, insan, kıta ya da ülke ile; önce bir destek antlaşması imzalaması şart olsun; sayelerinde elde ettiği kazanımlarının % 50 sini bağışlaması sanat anayasasının ilk maddesi olsun...
Sokaktaki bir evsizin fotoğrafı çekilip satıldığında, gidip yarısı o adama verilsin...

Kısaca sanatın karın doyurmak için, karın doyuramayanlar üzerinden bir meslek olması, bazen acı. 'Ben de açım, sen de aç; ama ne yapalım gel gör ki bende yetenek var sende yok' kabullenmesinin, yani sanatla karşı çıkılan ilahi adaletsizliğin başka bir mizaci adaletsizlik üzerinden yürütülmesinin bir başka hali gibi, sanattan ekmek parası kazanmak. Toplumsal dönüşümler, devrimler adına uzun ya da kısa vadeli katkılar olabiliyorsa, buna gerçekten samimi bir şekilde inanılarak birşeyler icra edilebiliyorsa ne ala; ama işte gitse ya o satılan fotoğrafın gelirinin en azından birazı şu yukarıdaki elleri donmuş sokak çalgıcısına...

Ne diyorum,
İhilal lazım,
Yeni ve hatta baskıcı bir sanat a na ya sa sı!

Monday, October 24, 2011

Yalnız Değilsin Van

Van'a yardım etmek isteyenler !
İhtiyacınız olan bütün bilgiler güncellenmiş olarak bu sitede :

http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/

Genel İhtiyaç Listesi: Çadır, kışlık bebek giysileri, battaniye, bebek maması, bebek bezi, kışlık/polar giysiler, pet şişede su, elektrik gerektirmeyecek her türlü ısıtıcı
















Wednesday, October 19, 2011

Atatürk'ün Türk Gençliğine Hitabesi

Atatürk'ün 1927 yılında yaptığı konuşmadan bir bölüm.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Günümüz Türkçesi

Bütün bu koşullardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar duyarsızlık, sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Üstelik bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını işgalcilerin siyasi istekleriyle birleştirebilirler. Ulus fakirlik ve çaresizlik içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.

Wednesday, October 12, 2011

SAC MA LİK

İnsan!!!!
İnsan!!!

Ne diyordu film; " Dolce far niente"

İçerisinde 'hiçbirşey' olan cümleler nasıl da dünden sahiplenilirler insanlar tarafından...
'Hiçbirşeyin' yanına insanı koy... Ne şık durdu.. Bir de yanına bir 'Cure' melodisi.. O munzur olanlardan, hiçbirşey yapmayınca anca açıp dinlenilince ağızda sıcacık künefe tadı bırakanlardan.... Offf....

Chuck Palahniuk'tan mı yazmıştım bir ara bir yerlere... Zihnimde somuta ulaşamayan ama beni çok iyi hissettiren o tek cümle, düşünce... Asılı şimdi dilimde.. Bu adamdan mıydı? Sanmam.. Marx? Bilmem... Biraz düşünsem, zorlasam bulurum aslında...

Ama ben geçen biri bana 'Queen' e gitmek istiyorum dediğinde ' bak sen onlar mı geliyormuş' diyebilenlerdenim. Diyebilip düşünmeyen, sorgulamayanlardan...Bunu günlük hayata bile yayanlardan..

Sonra gözyaşı döküp , kendine dönüp, zikire bile sorgulama sonramda zikredenlerden..

Sonra gelip bol melodili bir akşam bulup el kol sallayarak dans edenlerden, minicik bir odada, duvarlara çarpa çarpa...

Çiçek çocuk mu olsaydım... Klu Klux Klan la mı ilgiliydi o hissedilen 40 derecede bir deniz kenarında 'tempo'da okuduğum makale? Dedemin balkondaki güneşlikleri çözmesine kaç saat kalmıştı o vakitlerde? O günün güneşine bakarak kaç dakika oynardı saat tahminim? Bir kere bilmiştim, tam tamına; o sormuştu... O mu, o mu lirik...Sanmam...

Şimdi ben bu müziği gittiğim yere götürürsem... Burda bırakacağım kendimi de yanıma almış olur muyum? Ne dinlersem oysam eğer; bu neşeli melodinin hammallığını yapmaktan daha zevkli ne var????

Tabu oynamak belki... Bir yılbaşı gecesi... Hayır değil, sıradan bir günde... Toplaşmalarımız özel bir güne denk gelemeyecek kadar sıradan, ve herkesin zaten toplaştığı bir günde toplaşmayacağımız kadar özel olmalı...

Evet, evet, toplaşıp tabu oynamalı...

Cazı kim sever... Geçiniz.

Yazmak bir fanusun içine girmek gibi; ya da bir uzun yol yolculuğunda, açıkken camlar, kulakların içinin basınçtan dolması gibi;
Ve spontan, kimi zaman kasıtlı bir yutkunmayla daha gerçek bir algıya geçerken ki o minicik sürecin ta kendisine denk gelir sizi kollarınızdan tutarak uçuran yazı meleklerinin  birden aşağıya salıvermesi...

Beynime birşey olur böyle zamanlar... Kulaklarımı yutkunmalarımla boşaltmamın çok benzeridir kafatasımın hafiflemesi...
Kafatasımın hafiflemesi... Ağırlaşıyor mu ki... Yazarken ağır mı hissediyorum. Hayır. Yüreği boşaltmanın yagane şartıdır beyne yüklenmek... Beynimle mi yazıyorum ki... Hayır, öyleyse zaten fena; IQ testi yapılsa kelimelerimden, insan içine çıkma ihtimali , fena...

Öyle ise...
Geçelim...

Başka müziğe mi geçmeli.. Yok böyle iyi...
Burda İclal girse araya, sırf kafiye olsun diye şu yukardaki cümleye:

"Şimdi bunları anlatsa sana birileri, ya da boşver bilme en iyisi."

Şarkı bitti...
Bitirelim...

 

Friday, October 07, 2011

Bıçak Sırtı


Ülkemizde kadın hakları , kadına karşı şiddet konusundaki durum malumunuz.Habertürk Gazetesi dün Manisa'da öldürülen Şefika Etik'in fotoğrafını (sırtında bıçak ve gözleri açık halde)
bugün basılı olarak sürmanşetten verdi ve bu durum daha önce bu şekilde infial yaratmamıştı.

Türkiye' de kadına uygulanan şiddete karşı yapılanların hiçbir işe yaramadığı aşikar.Belki bu fotoğraf bu ülkede bir milat olacaktır.Fakat kafa karıştıran hatta mide bulandıran noktalar var ;
bu fotoğrafın bir yakınımızın fotoğrafı olabileceği ve Türkiye'nin her yerinde çocukların çok rahatlıkla görebileceği şekilde satılan bir gazetenin sürmanşetten vermesi.

Habertürk gazetesinin geçmişte Münevver Karabulut cinayetinde kanlı testere fotoğrafı yayınlaması yakın zamanda Aziz Yıldırım 'ın eşgal fotoğrafının yine sürmanşetten vermesi gibi skandallara imza atması gazeteye verilen tepkiyi doğal olarak daha yukarı çıkarttı.Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarttılar.

"Kadın kesin bir kabahat işlemiştir, kocası durduk yerde öldürür mü" zihniyeti olan bir topluma bu fotoğrafın etki edip etmeyeceğini zaman gösterecek.

 

Thursday, October 06, 2011

Berna ve Ferhat Serbest Bırakılsın!

19 ay! gencecik iki insan! suçları sadece ve sadece parasız eğitim hakkı istemek! ve 19 aydır dört duvar arasında, parmaklıklar ardındalar. "Suçlu"larmış, bu ülkede onlarca suç işlenirken, tecavüzcüler serbest bırakılırken, kadınlar her yerde dövülürken sadece parasız eğitim hakkı istedikleri için suçlularmış! Eğitim istiyorlar eğitim! Hani geri kalmış bir ülkeyiz ya biz, hani her şeyin başı eğitim ya, eğitim istiyorlar başka hiç bir şey değil!Bugün mahkemeleri vardı. Onlar gibi, gögüslerini gere gere bağırdı arkadaşları, parasız eğitim istiyoruz, alacağız diye! Berna ve Ferhat'ı serbest bırakın diye!


Onlar suçlu değil, siz gerçek suçluları bulun,

gerçek suçluların peşinden koşun!

Pırıl pırıl, düşünen, tartışan, haklarını savunan,

hak isteyen gençleri de serbest bırakın!










Stay Hungry, Stay Foolish

Steve Jobs, 1955 - 2011

Thursday, September 15, 2011

Eskiler bir başka!

Beyoğlu Sahaf Festivali!. Öyle etkinlik paylaşayım aman ne güzel mantığında bir insan olmadım hiç ama bu bir başka!

Böyle kocaman bir günümü ayırmalıyım, gitmeliyim, kaybolmalıyım kitapların içinde karıştırıp içlerinden bişiler çıkacak mı diye bakmalıyım evet bu festival şahane diye diye düne kadar geldim. Henüz bu koca gün kavramını veremediysem de festivale, dün Taksim'de bir arkadaşımla buluşmam gerekiyordu. Ve ben tam TRT binasının önündeydim. Arkamdan bir ses yükselmeye başladı. Bu aralar epeyce dinlediğim, eski 45'liklerden bir şarkı. Bim Bam Bom! Tesadüf mü bu diye arkamı dönüp bakınca, sahaf festivalinin ortasında buldum kendimi! Her şeyi bir anda unuttum ve gözlerimin, kulaklarımın, bütün uzuvlarımın beni çağırdığı tezgahlara doğru yöneldim. Birilerinin hayatlarına bir zamanlar konu olmuş kitaplar, zamanın gerisinde kalmış ama hala içindekilerle ilgi çeken dergiler, insanlar, kitap kokusu. Yüzüme o kacaman gülümseme yayıldı. Fondaki müzik hala devam ediyordu. Bu kez altın gümüş pırlantaa zümrüt sedef yakutla...

Ve çok eskiden benimde hayatımda epeyce bir yer etmiş kitap serisi. İpek Ongun ve Bir Genç Kızın Gizli Defteri... Hepsini okuduğum anları tek tek hatırladım, küçüklüğümü, ve küçük bir kız oluverdim birden.

Ta ki telefonum çalmaya başlayıncaya kadar, gitmem gerekiyordu arkamda daha gezilmesi gereken beni kimbilir nerelere götürecek kitaplar bana bakıyordu. Söz verdim kocaman bir günüm buraya ayrılacak.

Gitmek görmek isteyen, kitap kokusuna hasret kalan, küçük bir çocuk olmak isteyen bir anlığına herkes 18 Eylül'e kadar Beyoğlu'na!

Thursday, September 08, 2011

Güneşi Gördüm







Kitap Kokusu

Bir süredir tablet alma derdindeyim.Bir ofis ortamı, toplantılar,sunumlar, dosyalar, ajanda gibi hayatımı düzenleyen ve yön veren bir yaşantım olmadığından bu cihazlardan soğudum açıkçası.Her tablet sahibi böyle yaşamak zorunda değil elbet ama bana kazandıracaklarına baktığımda zaten hali hazırda kullandığım cihazlarla yapabildiklerimden fazlasını vaad etmiyor böyleyken almak savurganlık olacaktı.Tesadüf eseri gördüğüm bir ilanla birlikte e-kitap okuyucu almaya karar verdim.



Çevremde bu konuyla ilgili bilgisi olan hiç yok yada çok az.En büyük yanılgılardan biri, göz yorması bununla birlikte sürülebilecek eleştirileri sıralarsak; kitap sayfaları, kitabın kokusu, bilgisayardan kitap okuyamamak gibi herkesin sözleşmişcesine aynı anda karşı çıkacağı noktalar var.Buna karşı e-kitap ve okuyucularının avantajları da çok fazla ; kitap boyutunda olması, binlerce kitabı barındırabilmesi internete girebilmesi okurken not alabilmemiz, kaydedebilmemiz, sözlük açabilmemiz ağaç kesimini azaltması ve daha ucuz olması gibi çok sayıda yararlı özellikleri olan bir teknoloji.E-kitap okumak için geliştirilen e-kitap okuyucular bu iş için biçilmiş kaftan.Bu okuyucuların e-ink teknolojisine sahip olduğunu ve bunun lcd ekran görüntüsünden çok farklı olduğunu kimse bilmiyor.Bu bilgisizlik herşeyin başlangıcı aslında.

Aşağıda lcd ekran ve e-ink görüntüsünü kıyaslayabilirsiniz.






Alışkanlıklarımızı terk etmek zordur e-kitap konusunda da bu böyle.Elektronik ortamdaki yeniliğe karşı çıkanların en büyük yanılgısı , yeni çıkanın alternatif olarak görülmesi.Mektup örneğini ele alırsak bu sürecin devamında e-mail daha mantıklı daha doğru bir çözüm olmuştur.Kitap konusunda da el yazısı ve matbaadan sonra sürecin devamı olarak e-kitabı görüyoruz.Tüm değişimlerde bir direnç olmuştur, değişime karşı bir direnç.Bu değişim gerçek bir ilerleme bir gelişme.Hiçbir zaman basılı kitap kaybolmayacak, evlerimizde en kötü tahminle meta olarak dekoratif değeri olacaktır.

E-kitap ve okuyucularının ülkemizde yaygınlaşmamasının bana göre en büyük sebebi
yayınevlerinin bu konuya hala daha sıcak bakmaması.Dünyada Amazon ve amerikan kitap zinciri Barnes & Noble , Kindle ve Nook ile e-kitap ve okuyucu potansiyelini çok iyi değerlendirdiler.Geçen sene ülkemizde idefix.com e-kitap sistemini devreye soktu.Amazon ve B&N üzerinde e-kitap sayısı 2 milyonu geçmişken idefix.com da bu sayı bugün itibariyle 1940 adet.


Elbet eksiklikler olacaktır, çok uzun yıllardır kullandığımız bir teknoloji değil.Yeniye daha iyisine karşı bir direnç olduğu kesin ama bütün dünyada giderek azalıyor.Ülkemizde satışı yokken başlaması gibi.Dünyadan örnek vermek gerekirse , 2007 yılında Amazon Kindle cihazını çıkarttığından bu yana e-kitaba yönelik bir artış söz konusu ve gelinen nokta da e-kitap satışı basılı kitap satışını geçmiş bulunmakta.Gayet vıcık ve gıcık romantizmle kitap kokusu diyenler varsa eğer onlara aşağıdaki ürünü öneriyorum.

Saturday, September 03, 2011

Kadın olmak zor zanaat!


Evet aynen öyle, boş yere atılmış, demogoji başlığı değil bu!

Hikayeyi başa alırsak, byram tatilinin ilk günlerinde Twitter'da bir şey çıktı karşıma. İki delikanlı, ki kendileri dijital bir ajansta görev yapmaktalar, İstanbul'dan yola çıkıp Tanrı Misafiri fikrini ceplerine koyup az para harcayarak Ege'ye Akdeniz'e ulaşmaya çalışacaklarını duyurdular. Twitter'da takipçilerine yerlerini bildirerek insanların kendilerine yardım etmesini bekleyerek yola devam etme niyetindeydiler. Gerçekten yolculukları başladı, bazı bazı kalacak yer sıkıntısı ya da yolculuk sıkıntısı çekseler de çoğu kez işleri yolunda gitti. Amaçları güzeldi, insanların hayatlarından hikayeler topladılar, farklı bir deneyimin parçası oldular, tanımadıkları insanlara güvendiler, tanımadıkları insanların evlerine tanrı misafiri oldular güzel bir macera yaşıyorlar. Bunları da bloglarında yayınlıyorlar. İzmir'e vardıklarında sadece 40 TL harcamışlardı düşünebiliyor musunuz?! Macerayı okumak ve görmek isteyenler içinse blog adresi şöyle: http://tanrimisafirleri.tumblr.com/

Şimdi konunun kadınlarla ne alakası var diye soranlara cevap vereyim. Çok güzel bir deneyim yaşıyorlar ki benim de hayalini kurduğum bir macera bu. Yani bende çıkıp İstanbul'dan tanımadığım insanların hayatlarına konuk olmak, tanımadığım insanların sofralarına misafir olmak, gerçekten bir iki saat sonrasında ne yapacağımı bilmemek istedim hep. Evet, bu macerayla karşılaştığımda da kıskanmadım değil. Ama ben kadınım! 24 yaşında ve Türkiye'de yaşayan bir kadın! Öncelikle şunu düşünün, hadi çok çılgınım diyelim, koydum kafaya yapacağım, bir arkadaşıma hey hadi gel Türkiye'yi dolaşacağız hem de otostopla ve tanımadığımız insanların evlerinde kalarak yehhuu! desem nası bakar suratıma. Tamam insanlara güvenme konusunda üstüme yok ama mantıklı düşündüğünüzde... Ya çok büyütüyorsun, korkunun ecele faydası yok canım herkes mi kötü derseniz, bilmiyorum ama eğer buna bir gün yürekten inanırsam zaten bunu yapan ilk kadın olacağım!

Ve umarım bir gün dönüp bu yazıya baktığımda ne kötümsermişim diyebilirim, ve hayallerimi gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu buraya yazabilirim!

Friday, September 02, 2011

Ukala çocuk ile güzel kızın aşkı - 2


Her ayrılığa bir şarkı veren Sezen Aksu; bu kez bir aşka hayat vermiştir güzel bir "Hoş geldin" ile. Hediye gibi gelmiştir gerçekten de, zor zamanlara meydan okurcasına. Hayatının orta yerindeki iki renk siyah ve beyaz iken; rengarenk bir coşkuyla gelip, hayatının merkezine oturan güzel kıza karşı koyamaz çocuk. Artık havai fişekler atılır içerisinde, karnaval havasındadır kalbi; yüklenir göğüs kafesine, her 'canım' kelimesini duyuşunda. Fotoğraflar renklenir, şarkılar hızlanır ve uyanışlar anlam kazanır an be an. Dünyanın başka bir yerindeki güzel kız; öyle güzel yerlere dokunmuştur ki çocukta, olmaz dediği şeyler olmaya başlamış, korkular yerini umutlara bırakmıştır hep. Gelecekle alakalı tek planı; "bakalım yarın ne ile boğuşacağız" olan çocuk; yarınlara bir kişilik yer daha açmıştır, "can" kenarından. Hani en sevdiğiniz şeyi yerken 'aceleden' dilinizi ısırırsınız ya, öyle saçma sapan zamanlara izin vermek istemez çocuk. Her şeyin en güzeline layıktır çünkü güzel kız.
Yıllar öncesinde birbirinden habersiz yaşayan ukala çocukla güzel kız, aslında aynı yerlere hayrandır. İkisinin de gittiği yerler hep aynıdır. Bir "balkan" yemeği misali, çok soğuk tesadüfler olsa da, belki de günün birinde tesadüfen yan yana durmuşlardır, kim bilir? Belki aynı kırmızı ışıkta beklemişlerdir, belki aynı otobüste ayakta gitmişlerdir, belki aynı denize bakmışlardır farklı banklarda otururken. Belki de ilk defa bir iskelede tesadüfen rast gelmişlerdir birbirlerine. Kimse bilemez bunu ama, bilinse ne güzel olurdu der ikisi de, bir başka 'iskele' buluşmasını hayal ederken.
Dokunmadan, gözlerine bakmadan, ellerini tutmadan yaşanan aşk ancak böyle güzel tesadüflerle anlatılır der güzel kız, iç çekerek. Oysa belki bir "şükela" kadar tesadüftür bu aşk der ukala çocuk. Susarlar. Konuşmanın anlamsız olduğu tek nokta mesafeler iken, telefonda ki o karanlık uzaklığı, o derin sessizliği bir "ben seni özledim" deler geçer...
'Hep aklımdasın' der güzel kız, biraz da utanarak; üzerine 'lades' oynansa sonsuza kadar sürecek bir oyun edasında. "Sen de" der çocuk; çünkü her sabah uyandığında aklında yer eden her şeyi, süpürgesiyle silip atmıştır güzel kız. Artık "her şey" kavramı, yerini "bir tek şeye" bırakmıştır. Aşkın 'gizem'ine...

Sunday, August 28, 2011

Sadece, Bir Umut...


Seninle aramızda ipince bir çizgi var:
Bir adım atsam, ben "Sen"im; "Senin"im...
Bir adım atsan, sen "Ben"sin; "Benim"sin...
Bizi ayırdığını düşündüğümüz o ince çizgi, aslında "Biz" olabileceğimiz yerin ta kendisi.
Cesaretin bedeli dedikleri, sadece aşkın gölgesi;
korkakların savaş açtığı bir yel değirmeni;
seni benden, beni senden alıkoyan gözlerimizdeki korku perdesi...

Her yeni gün ile perdeleri açıp, güneşin evime huzur ve mutluluk getirmesini umudeder gibi, her sabah gözlerimdeki perdeyi ardına kadar açıp, umutla, senin yüreğime "aşk" getirmeni bekliyorum.

Korkma sevgilim!
Uzun karanlık yıllar sonrasında, perdeyi ilk defa aralığında, ışık gözünü alır insanın. Yüzünü, elinle kapatır, karanlığa çevirirsin korkuyla.
Güneşi gördüğünde ise, boşa harcadığın, karanlığa hapsolduğun onca zamana yanarsın.

Ben şimdi, kollarımı açtım sonsuzluğa. Işık oldum... Güneş oldum...
Gözlerindeki perdeyi aralamanı bekliyorum.

"Sen" gözlerini açtığında, aramızdaki o ince çizginin üzerinde, "Biz" olabildiğimiz yegane yerde; aşkla, umutla, cesaretle ve ana rahminde büyüyen bir bebek gibi, yüreğimde büyüttüğüm sevgimle "Ben" duruyor olacağım...

G.Ç.

Friday, August 26, 2011

Gazeteler her gün çıkar..Peki ya çalışanlar?

Zaman sınırı olmadan satın aldığımız hizmetler vardır. Haftanın her günü, kar, kış, tatil demeden. Mesela fırınlar her gün açıktır ya da süper marketler. Ama biz hafta sonu ya da tatillerde dinlenirken tek düşüncemiz o hizmetlerden faydalanabiliyor olmaktır. Eminim ki pek azımız düşünmüştür burada çalışanların durumunu. Örneğin medya çalışanları. Gazeteler de her gün çıkar değil mi?


Önceleri bayramlarda Bayram Gazetesi diye bir gazete çıkarmış. 1946-95 yılları arasında. Çünkü Basın İş Kanunu'nun 20.maddesine göre ulusal gazetelerin bayramda gazete çıkarması yasakmış. 1992 yılında Sabah Gazetesi'nin o dönemki Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu, "Biz bayramlarda da yayınlayacağız. Bayram günlerinde ulusal gazetelerin yayınlanmaması tam bir saçmalık...Bu uygulama serbest piyasa ekonomisinin ruhuna aykırı...Okur, düşük kaliteli bayram gazetelerini almaya mecbur bırakılıyor" demiş. 21 Ocak 1993'te Anayasa Mahkemesi, dini bayramlarda Bayram Gazetesi dışında gazete çıkarılmasını yasaklayan yasa hükümlerini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiş.
O gün bugündür tüm ulusal gazeteler bayramda da gazete çıkarmaya başlamış. Üstelik bazı gazeteciler resmi bayram tatillerinde ek mesai ücreti dahi almadan çalıştırılmış.
Yaklaşık sekiz ay önce Basın İlan Kurumu, ulusal gazetelerin bayramda gazete çıkarmamasına yönelik bir protokol hazırladı. Ancak bu protokolü 24 gazeteden 6'sı imzalamadığı için protokol çıkmayacak. Medyatava'nın haberine göre imzalamayan gazeteler şunlar: Zaman, Bugün, Star, Radikal, Milliyet, Vatan, Hürriyet, Posta.
Çalışma koşullarının çok ağır olduğu, sendikalaşma oranının çok düşük olduğu sektörde basın emekçilerinin bayram tatili hakkı yine kar hırsının gölgesinde kaldı. Şimdilik gerekçe olarak gazete imtiyaz sahiplerinin yurtdışında bulunması dolayısıyla imzalayamadıkları öne sürülüyor. Pek inandırıcı olmasa da samimi olup olmadıklarını Kurban Bayramı'nda göreceğiz. O zamana kadar dönerlerse tabi...

*Kaynak: Bianet

Thursday, August 25, 2011

Kutlu'ya, Rıfat'a, Sevdiklerime ve Sevmediklerime, Sahip Olduklarıma ve Kaybettiklerime İthafen..!


Ölüm, her zaman, zamansızdır... Ne garip değil mi? Önümüzde, bize biçilen kaç yıl olduğunu bilmeden, ne de savurgan yaşıyoruz. Yaşam telaşları bizi öyle bir hale getiriyor ki, unutuveriyoruz ölümü. Sanki ölümsüzmüşüz gibi... Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi... İnsanları kırıyoruz, olur olmaz her şeyi kafamıza takıyoruz, hırslarımız uğruna ezip geçiyoruz herkesi... Dünyalık oyunlar içinde, ölümü aklımızdan çıkarıyoruz; ama o, bizi hep aklında tutuyor. Öyle bir anda hatırlatıyor ki kendini, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Hayatın ve nefes almanın anlamını işte o an, acılar içinde keşfediyoruz.

Ölüm,yaşı olmayan bir kavramdır. Kimisi, gözlerini dünyaya açtığında, aldığı ilk nefesin ardından verir son nefesini. Kimisi, 100'üne merdiven dayar da yaşadığından bir şey anlamaz. Dünyada, önünde durulamayan tek gerçek, ölümdür.

Ölüm, kimseye yakışmaz aslında. "Üzerimde nasıl durmuş?" diyemeyeceğin tek kumaştır o kefen bezi. İnsan, hiç bir zaman bu duyguya hazırlayamaz kendini. En hastasına da, en yaşlısına da yakıştıramayız ölümü. Genç ise, ölümünü aklımıza bile getirmeyiz zaten. Bir doktor olsan mesela, yüzlerce hastanı kaybetmiş olsan, yine de "hasta ex oldu" cümlesine alışamazsın. Alışılamaz bu gerçekliğe...

İnsan, hayatında bir çok ölümle karşı karşıya kalıyor. Yakını-uzağı bir çok kişiyi kaybediyor. Benim hayatımda, dönüm noktası oluşturan en büyük acı, Kutluyu kaybedişimdir. Birinin, kendi yaşıtı bir dostunu kaybetmesi çok farklıymış. Çok daha acıymış. Yaşayacağı, yaşatacağı ve bu dünyaya katacağı onca güzel şey varken, göçüp gitmesini uzun bir süre kaldıramıyor insan. Ondan sonra tek avuntum, "Bu dünya, onun için çok fazla kirliydi..." sözü olmuştu. Aslına bakarsanız, dünyayı da bu hale getiren bizler değilmiyiz?

Ve dün, bir gencecik yıldız daha kaydı gitti hayatımızdan. Rıfat... Daha 4 yıllık evliydi ve bunun 3 yılını beyin tümörü gerçeği ile yaşayarak geçirdi. Her şeye rağmen, hep gülerdi yüzü onun. şimdi oturup düşününce, aslında yıllar neleri alıp götürmüştü ondan. Dün, bu nihai yolculuk sona erdi ve onu kaybettik. Ölümü, herkes için çok üzücü olmuştu tabii ki. Ama eşi... Onun acısı, yürekleri dağladı. Hayat arkadaşını, yoldaşını kaybetmek buydu işte. Camide, onun gözlerine baktığımda nedense şehit haberleri geldi gözümün önüne : "Şehit asker, daha yeni evlenmişti...", "Eşi, onu son yolculuğuna uğurladı..." Onların acılarını, daha da içimden hissettim.

Evet, siz şimdi diyorsunuz ki "nedir bu böyle ölüm de, ölüm? İçimiz sıkıldı..." Ben, sadece hayatın her anını yaşarken, bu gerçeği de unutmamanız temennisiyle yazıyorum bu yazıyı. Çünkü doğum kadar, ölümün de doğal varlığını kabul etmeliyiz. Elimizden geldikçe, her anımızın kıymetini bilmeli, birini incitirken "Ya onu bir saat sonra kaybedersem?" sorusunu aklımızın bir ucuna koymalı ve özellikle, kendimizi olur olmaz şeyler için üzerken, nefes almanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlamalıyız.

Bir Latin deyişi vardır : Disce quasi semper victurus vive quasi cras moriturus... Yani; "Hep yaşayacakmış gibi öğren, yarın ölecekmişsin gibi yaşa." İçinizde, söyleyecek sözünüz kalmasın. Sevdiklerinize bol bol onları sevdiğinizi hatırlatın. Düşmanlıkları, bir tarafa bırakın; hayat, bunlarla uğraşmaya değmeyecek kadar kısa. İçinizi kin, nefret ve hırsla kirletmeyin. Unutmayın ki, hepimiz dünyaya geldiğimizde birer bebektik; ve bebekler masum, tertemiz birer meleklerdir. İçinizdeki bebeği, daha doğrusu meleği ortaya çıkarın.

Son olarak; kalbinizde keşkelerin olmadığı ve her anınızın güzelliklerle geçtiği bir ömür diliyorum hepinize. Kendinize şu sözü hatırlatmayı hiç unutmayın : Carpe Diem...

Dip Not: Biliyorum, karamsar bir konudan bahsettim. Ama kötü sonları hatırlamak, iyi başlangıçlara yelken açmaya vesile olabilir. Unuttuğumuz yada hatırlamamak için içselleştirdiğimiz, fakat dillendiremediğimiz bu acıların yasını tuttuktan sonra, kendi payımıza düşeni alıp, hayat yolunda sağlam adımlarla ve gönül rahatlığı ile ilerleyebiliriz. Seçim sizin...

"G.Ç."

Tuesday, August 23, 2011

Bu adama ve kitaplarına dikkat: Alper Canıgüz!


Sevdiğim, beğendiğim, nasıl yapmış yahu bunu, herkes bilsin herkes duysun duygusuna kapıldığım şeyler oluyor arada. Alper Canıgüz ve onun kitaplarını da şimdi böyle bir duyguyla paylaşacağım sizinle. Kendisini tanımam, herhangi bir propoganda değil amacım baştan söyleyeyim; ama adam bambaşka bir dünyada yazıyor kitaplarını.

Önce 'Gizli Ajans' la tanıştım kendisiyle. Uzaylılardan ajanstaki kedi (şeytan), soğuk odalar, aşk- meşk, gelecek- geçmiş karmakarışık oluyorsunuz bir solukta bitiriyorsunuz kitabı.Nasıl oluyor bu cümleler, hikayeler nereden geliyor derken 'Oğullar ve Rencide Ruhlar' peydah oluveriyor. Beş yaşındaki bir çocuk anlatıyor size kitabı. Cinayet çözüyor, elli beş yaşında oluveriyor bazen Alper Kamu (Beş yaşındaki baş karakterin adı). Gülüyor, şaşırıyor korkuyorsunuz bazı bazı.

Sıra 'Tatlı Rüyalar' a geliyor. Anlamadığınız yerler oluyor dönüp dönüp okuyuveriyorsunuz. İki paralel zaman, aslında gerçeklik ve doğrulukla bütünleşen... Ve bir ilanla başlıyor hikaye.

“Hayatımı satıyorum! 25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor. İlgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilirler.”

Fazla söze ne hacet! Ki çok fazla söz ettim zaten! Okuyun derim!

Ukala çocuk ile güzel kızın aşkı - 1


Yalnızlık, uykusuzluk ve özlemler arasında yaşarken çocuk; hayatına anlamlar ekleyecek güzel kızdan haberdar değildir. Haberdar olmadan önce okuduğu son cümlenin; "Bir gün, dünyanın herhangi bir yerinde, sizden habersiz yaşayan birine; tüm hayatınızı anlatmak istersiniz." olması aslında güzel günlerin habercisidir. Yine sıradanlaşan uykusuz gecelerden birinde bir mesaj belirir mesaj kutusunda çocuğun. 'Yeşil-beyaz' bir aşkla, birazda holiganca bam teline dokunur güzel kız. İşte orada başlar hikaye. Futbolla başlayan tek aşkı "Fenerbahçe Aşkı" olan çocuk, hayata daha güzel bakmasına neden olacak şeyin bir "timsah" olacağından habersizdir.
Daha önceleri huzursuz geçen uykusuz geceler yerini yine uykusuz ama bu sefer mutlu zamanlara bırakır. Her kelimede bir ortak nokta, her tartışmada bir özlem, her gidişte bir dönüş, her silişte bir ekleyiş ve her hoşçakalda bir merhaba birikir avuçlarında her ikisinin de. İlk başlarda erişilmesi zor biri gibi gelse de, çocuğun hayatında çoktan yer etmiştir güzel kız. "Reklam" ını çok iyi yapmıştır işi gereği. Her köşebaşına "her şey çok güzel olacak" notları eklemiştir adeta. Çıkmaz sokaktan da çıkılabileceğinin mücadelesini vermiştir her cümlesiyle.
Güzel kız, fark ettirmeden yerleşmiştir hayatının merkezine çocuğun. Artık inkar edilmez bir hal almıştır aradaki bağ. Pamuk ipliğine bağlı ama bir örümcek ağı sağlamlığındadır. Sabahlara kadar süren sohbetler, uykusuz işe gitmeler, çalışırken bile kurulmaya çalışılan iletişim; aslında mesafelerin uzaklığına meydan okumaktan başka bir şey değildir. Dokunmasan da, gözlerine bakmasan da, bir güzel mesajla içindeki "havai fişekleri" ateşleyen, etrafını karnaval alanına çeviren bir hal almıştır git gide.
Ve çocuk başa döner, dünyanın bir başka yerinde, birinin kendisini düşünmesi, onun hayatına anlam katar. Hayatında ki tüm siyah-beyaz renkler yerini gök kuşağına bırakır ve her şeyini anlatmak için geri sayım başlar...
Insomniac.

AŞKA... YALNIZLIĞA... VE SUSKUNLUĞA DAİR... BİR KAYBEDİŞ HİKAYESİ...



Sonunda kaybedecek bir şeyin yoksa eğer ,
Söyleyecek sözün çok olur...
Sayfalarca yazarsın ; üç noktayla bitmez her cümlenin sonu...
Yaşanmışlığı yoksa , yaşayacaklarından vazgeçmek de kolay gelir insana...
Şimdiye kadar ne paylaştım ki , onların gelecekte olmamasından kaygılanayım dersin mesela...


Ama kaybetmekten korkuyorsan , her cümlenin sonu üç noktayla biter...
O tek bir son noktayı koymak , zor gelir paylaşılan anların ardından...


Sen ; tüm zaaflarından, bencilliklerinden ve beklentilerinden "biz" olmak adına sonuna kadar vazgeçebiliyorsan;
Onunla gidemeyeceğin yol ve varamayacağın yer yoksa ;
Yüzündeki tebessüm , hayatındaki mana hep onun gül yüzü hürmetineyse oysa ;
Ve fakat onun bunları görebilmesine imkan yoksa; kalbinin temizliği ona engel oluyorsa ;
Kaybetmenin korkusu kavuşmanın coşkusundan ağır basıyorsa ;
Bir daha yanında olamamayı, acını tatlını paylaşamamayı, doyumsuz sohbetinin en ön sıradan dinleyicisi olamamayı göze alamıyorsan
Gönül lügatında biriktirdiklerinin ağırlığına , yürek yorgunluğuna ve içinde büyüttüğün küçücük bir umut ışığına rağmen ;
Ve halin tavrın yüreğini ele verir diye aklın çıkıyorsa , ya zırhlarını kuşanıyor ya da susuyorsan bu sebepten her an ;
O zaman , yaşadığın çok şey var demektir...


Yanındayken varlığını, uzağındayken nefes aldığını bilmek bile nimetken sana,
Sözcüklerin ağzından döküldükten sonra hayatına miras kalan o sonsuz yokluğu, ölümün olur...
O zaman bilirsin... Sözlerin; yüreğinde mıh, dudağında mühür olur...


Ne garip... Sussan, kaybedersin... Konuşsan, kaybedersin...
Sen , yine "suskunluğum asilliğimdendir" dersin... Bilirsin ; kendini kandırıyorsundur...
Onu kaybetmemek uğruna , aslında kendinden vazgeçiyorsundur...


Yüzün yine güler...
Şen kahkahalarının ardında, kimse bilmez, gönlün hıçkırıklara boğuluyordur... Açılmaz olur bir daha kırk kat kilit vurduğun o kapı...


"Sağlık olsun" denir... Gün gelir ; acıların, hayallerin "unutulmasa" da “uyutulur”...
Birlikte gidileceğini düşlediğin o uzak diyarlar , artık bir tek yalnızlığınla sana mesken olmuştur...


Aşk mı? Aşk , bir kör kuyuya atılmıştır tarafından... Söyleyemediklerini ; Peygamber efendimizin o büyük sırrına nail olup içinde tutamayan Hz. Ali misali , sazlıklar arasındaki o kör kuyuya haykırırsın...
Aşkının sırrı ; artık sırrına şahit olan o sazlardan yapılma bir neyin sesine hapsolmuştur...
Gün gelir , yürek çığlıklarını o neyin sesinde duyarsın... Tanırsın acını...
Dinledikçe , suskunluğunda ağlarsın ; yüreğin siler içine akıttığın gözyaşlarını...


"G.Ç."

Monday, August 22, 2011

GİTMEK





Maziden kalma hazımsızlıkların, fesatlıkların, erdemsizliğe dair ne varsa rengi soluk bayatlamış hissiyatların kulaklarımın zarlarına çarptığı bir öğle vaktindeyim.Alnım, durduğum yerde salgıladığım ter damlacıklarını, kapılarını aralayıp tüm vücuduma buyur ediyor, bunalıyorum,sıkılıyorum,yazmak istiyorum,olmuyor.
Ben yazınca ılık rüzgarlar eserdi ensemden taraf;
Arka arkaya dizilmiş söğüt ağaçları şarkılar söylerdi kulaklarıma;
Nadasa bırakılmış topraklar yalnızlıklarından dert yanarlardı toprağa hasret ruhuma,
Ben dinlerdim oturup onları üstüme saldıkları kokularını içime içime çekerek,
Kokladıkça severdim yalnızlıkları,dert yanmaları dinlemeyi,
Çıplak ayakla bir yaylanın kutsal bir noktasına ayak basarak sanki, kendi bayrağımı dikerdim tepede bir yere,
Avaz avaz bağırırdım özgürlük diye kollarımı iki yana açıp etrafımda dönerek.
Yazınca ben,uçar giderdim işte, her harf kurtuluşum olurdu, tutunup üstlerine ayaklarımı sallandırırdım,şöyle bir bakardım aşağıya, minyatür bir ben görürdüm orada,gülerdim sonra,büyümeye doğru kapardım gözlerimi,dinlemeye koyulurdum söğütlerin şarkılarını, toprakların yalnızlıklarını,toprakların kokularını…




Şimdi de yazıyorum işte,
Ama olmuyor.
Üstümde kilometrelerce yük; tutunsam da harflere yükselemiyorum,
Çırpınıyor her biri semaya hicrete,
Bense istemsizce direniyorum.
Uçamıyorum,
Araya kilometrelerce bir şeyler girdi,
Fazlasıyla kasılıyorum. Hem de bu daha hiçbirşey.
Ben’ daha var kii’ lerle uyanıyorum her gün,gideceğime hep daha var sanıyorum, belki de gitmeyeceğim sanıyorum,
Ama buna rağmen ağırlığım harfleri bastırıyor,
Tutunmayıp,en azından onları serbest bırakma imkanım varken, onları da aşağıya çekiyorum, bir sabitliğin en sağlam urganına hepsini bir bir iliştiriyorum.
Üzerimdeki ağırlıkla,geleceğimin kanatlarını da yeryüzüne mahkum ediyorum,
Bir başka yerde beni kurtarabilecek harflerin hepsini, şimdiden çocukça bir öfkeyle yakıyorum.
Küllerini sol yanımdaki karanlık hücreye hapsediyor,yeniden doğmasınlar diye arada bir girip gözlerimin yaşını yerlere akıtıyorum.
Ne garip her şey,
Bugüne dek anlamadığın yüzyıllık gerçekleri giderken idrak edebilmek,en azından yaklaşmak…
En güzel şiirlerin, en güzel yazıların, en güzel duyguların, hasretlerin ,aşkların,nefretlerin, aslında her şeyin en gerçek ve sağlamının ve en güzelinin ancak en uzaklarla beslenebildiğini anlamak,belki de sadece sandığın bir anlayışa,en azından sanma derecesine gelecek kadar yaklaşmak,
Birşeylerin özü üstünde durmak,yorumlamak,
Hep, ağlamaklı dizelerini okuyup da geçtiğin bir şairin yerine, uzaktan değil de , elini omzuna koyarak kendini koymak…
Bence her şey gitmekte saklı.
İstersen gitmeden bir gün önce, dünyanın en görkemli aşkına son vermek zorunda ol;
İstersen gittiğinde bulacakların, geride bıraktıklarının yanında bir kum tanesinin bir bölü (iki) yüzü olsun;
Her ne olursa olsun,
Gitmek tamamen geçmişe dönmektir,
Gitmek hep maziye düşmektir,
Ama bir düşmek ki,
Sıcak bir aşkın taşıyıcısı olacak kadar tasarrufsuz olamaz;
Bir düşmek ki;
Hiç o kadar gerçek olamaz ve bütüncül,
Hiç o kadar doğal kokamaz,hiç o derece sola kayamaz,
Özlemek hiç o kadar samimi olamaz ve evrensel,
Düşünmek hiç o kadar haz vererek acıya boğamaz,
İnsan hiç o kadar bilinçli olamaz geçmişin sarhoşluğuyla…
Ya,
O kadar taşar ki insan uzaktayken; ama hiç yeniliklere o kadar açık olamaz,
Hissedemediği,duyumsadığını sanıp da yakınından geçmediği yaşanacakça kadar hayatla hiç o kadar karışamaz,renklerin en gerçek tonlarıyla o kadar alaşımlanamaz…Maz, maz.
İnsan,
Dizinin dibindeyken her şey, ve aslında hiçbirşeyi olmasa bile hayatta, kendi dilindeyken ve toprağındayken hala,
Dilediğince, umut yoktur diye haykırsın isterse kainata,
Her gün kendini yenileyen ‘acaba’lar ile uyanır ya hani o aslında…
İşte o,
Hayal ettiklerine ne kadar uzak olursa olsun,isterse bunun için hayatı pahasına iddialara tutuşsun,
O gene hep yakın olacaktır her yana,her yaşama, her lokmaya,toprağa,insana…
Eğer bir gün uzaklara düşerse,
Geride bıraktığı yakınlarına daha da yakın, en yakın olacaktır ama işte,
En uzak kalarak tüm yakınlara.
Bilmiyorum ne yazdığımı,farkında değilim,
Mutlak bir şeylere çok yakınım,
Tutunamadığımı iddia ettiğim harfler belli ki bileklerimi acıtarak tutunmuşlar bana,
Yükseliyorum belli ki ,
İşin kısaca gerçeği,
Ben gidiyorum.
Birçok gitmeden daha az gitmek elbette benimkisi, ama birçoğundan da daha nice ayrılığımın mesafesi,maddi ya da manevi.
Demek istediğim şu ki;
Ben daha önce hiç gitmemiştim,
Bundanmış bence küçük ayrıntılara kök salma merakım ve hep bodur kalışım.
Şimdi koca çınarlarda kalp gözüm,
Gelişimden sonra iki maşrafa suya eyvallah etmez artık özüm.

İstanbul'u Dinliyorum



İstanbul'a dair küçük bir öykü paylaşmak istedim...
Bir ses açtı gözlerini istemleri dışında. Sanki gözkapakları ondan gizli bir plan kurmuş ve o planı uyguluyordu ondan habersiz. Savaşacak hali yoktu ya. Açtı gözlerini o da direnmedi. Alışıktı bedeninin gizli oyunlarına ama dirençli değildi. istanbul'u dinledi gözleri kapalı Orhan Veli olup. Ezan sesleri yankılanıyordu semalarında. Sabah ezanı... En ürperteci seslerden biriydi bu Orhan Veli zamanlarına ait. 

İstanbul'un sesleri bununla bitmezdi. İşte üst kat komşusunun küçük çocuğu çoktan basmıştı sesi kafasına. Dışarıda sabahın kör saatinde işe gitmek zorunda olan insanların ayak izleri yatağının başucunda. İşe gitmek zorunda olanlardan biri de oydu. Neydi bu tembellik şimdi. İstanbul'un soğuk gününe uyanmayı sevmiyordu. İşte hersabah duyduğu topuk sesi yankılanmaya başlamıştı odasının içinde. Kafasını kaldırdı. Camdan dışarı baktı. Geçiyordu yine istanbul'un seslerine topuk sesleriyle vokal yapan kadın. Kadın... Gözlerinde garip bir hüzün. Arka mahalleye özgü garip bir güzelliği vardı. Topuk sesleri kapısına vursaydı birgün. İçeriye girseydi hüzün, etrafa yayılsaydı. Aktı geçti kadın kaldırımdan üzerindeki gözleri hissetmeden. 

Akrep yelkovanı kovaladı, İstanbul güne uyandı. İlk vapur sesi yankılandı bu kez. Denizi hayal ettirdi. gözlerini kapadı. Şimdi bir sahil kasabasında olsaydı ya topuklu ayakkabıları eşliğinde. Sıcak bir şehirde. Yüzünü hiç görmediği insanlarla. Tanıdık kimsenin olmadığı biryerde. İnsanlarla aynı şehirde yaşamak ne garip. Birbirinden farklı bir çok insanı hergün görmek. Anlamsız bir tanınmışlık siniyor gözlerine. Ama aslında hiçbir tanınmışlığın birleştiremediği... Hergün aynı insanları görmek, aynı gözlere sırasıyla bakmak, aynı yöne gitmek, aynı hüznü paylaşmak, aynı şeyleri düşünmek ama tanımamak, bilmemek birbirini ne garip. Tüm bunları düşündü yine. Düşünce balonları her daim çevresinde dolaşırdı. İçleri farklı farklı binbir kelimeyle dolu. Sabahları düşünce balonlarını üst kattaki kadının çocuğu dağıtırdı. Tabi topuk seslerinden sonrakileri. Giyindi. Soğuk odasında giyinmeyi yine öğrendi. Eskiden bir tercihi vardı, şimdi ne bulursa geçiriyordu üzerine. Zaten aynı insanları görmüyor muydu hergün? Ne gerek vardı anlamsız bir özene. 

Ayakkabılarını giydikten sonra hazırdı çıkmaya. Odadan diğer odaya geçtiğinde havası değişti. Pencereyi açık bıraktığını hatırladı. Dışarıya adımını attığında bütün sesler kulağına melodi olarak geliyordu. Dikkatle dinlerseniz hepsini tek tek ayırt edebileceğiniz cinsten. Ve bu onun sabah oyunuydu. Tek tek seslerin İstanbul'un hangi karesine ait olduğunu düşünmek... Uğultular içinde ilk önce fırıncıyı duydu. Fırının içine taşınan çuvallar önce kamyondan indirilirken pat pat diye efekt yapıyorlardı. araba sesleri. Otobüsler daha hırıltılı hasta gibiler. Çakmak sesi, günün ilk sigarasının dumanı İstanbul'un atmosferine karışıyor. Balıkçılar; açılın diye bir talimat verildikten sonra etrafa rastgelmesi umuduyla umutları tükenmişler denize fırlatıyorlar oltalarını. Bir çocuğun gözyaşının kaldırıma düşme sesi, güne mutlu uyananların kahkalarıyla birleşip tezatlığı yayıyor belleklere. Taze simit çıtırtıları.

İşte yine istanbul'u dinliyordu. Gözleri, kapalılığına inat alabildiğince açık şimdi.

Bir başkadır benim memleketim.

Bir haber gördüm sabah..Of Müftüsü Mehmet Genç ile Peygamberimizi Tanıtma ve Kültür Vakfı Üyesi Burhan Gültekin, Hz. Muhammed için nüfus cüdanı hazırlamış..25 kuruşa mal edilen cüzdanlar makbuz karşılığı 1 tl ye sayılıyormuş! Olay neresinden tutsanız elinizde kalıyor anlayacağınız..

Cüzdanın resmini gördüm..öncelikle şunu söylemeliyim ki inanmayan birileri böyle birşey hazırlasaydı inananlar kendisini dalga geçiyor diye topa tutardı..Cüzdanda Peygamberin cinsiyet, uzunluk (boy olmalı), süt anneleri, çocukları, eşleri gibi bir takım bilgiler var. Örneğin cinsiyet kısmında "erkeklerin efendisi" yazıyor..İyi niyetli bir girişim olabilir..Hz.Muhammed'in tanıtılması amaçlanmış olabilir ancak bu kadar hassas bir konunun bu şekilde, pek çok kişinin ağzına çoktan sakız edilmesi kabul edilir bir şey değildir..Övünerek bir de böyle birşeyin ilk olduğundan bahsediyor..Neden ilk acaba diye bir sormak lazım kendisine??

İkinci nokta..Maliyet ve satış fiyatı..Madem iyi niyetlisiniz, madem derdiniz tanıtmak bedava yapın kardeşim.. 25 kuruşa mal edip 1 tl'ye satmak da neyin nesi!! Bariz şekilde dönen bir rant var ortada: %300!! Ama nasıl olsa konu kutsallar olunca kimse sorgulamıyor neden ve niçini değil mi? Sömürün sömürebildiğiniz kadar..

Sunday, August 21, 2011

Bon Iver

Hayatın karmaşıklığına sövdüğünüz anlarda bir tutam basitlik arayacak olursa ruhunuz; bu videoyu sık kullanılanlarınıza atınız:)
Dımtıs dımtısların arasında minimalist melodiler çekerse canınız lütfen Bon Iver isminin farkına varınız.
İyi seyirler...



Saturday, August 20, 2011

Lomography: Fotoğrafın kuralı olmaz!


Derinine indiğinizde fotoğraf çekmek çok da kolay bir olay değil öyle, enstantanesi, diyaframı odak noktası lensi ıvırı zıvırı... Kurallar çoğaldıkça göz korkutuyor, ciğere uzaktan bakan kediciklere dönüşüveriyorsunuz.

Hele birazda içinizde asilik varsa, yıkar geçerim ben, kuralda neymiş sanat icra ediyoruz burda nidaları kulaklarınızda çınlıyorsa ya hiç bulaşmıyorsunuz fotoğrafa gidip boyalarla dilediğinizce karalıyorsunuz bir tuvali ya da bir çıkış noktası arıyorsunuz kendinize.

İşte burda devreye lomograpy giriyor. Kendine göre asi, bazen yarım kalmış, estetik kaygı taşımayan bir fotoğraf akımı! Kuralsızlığı kurallarına göre oynamak için şahane bir fırsat! Kendince makineleri var ve tabi ki tüm kural yıkmalarda olduğu gibi bir felsefeleri.

Ama öncelikle nerden çıkmış bu akım ne olmuş kim bulmuş diyenlerin soru işaretlerini giderelim. İlk olarak Rusya'da ajanlar kullansın diye üretilmiş bu makinalar. Ne ilginç değil mi? Sonrasında küçüklüğü, hafifliği pratikliği ile sokaklara inmiş. 80'lerde ise Prag'a tatile giden 3 gençten biri ikinci el bir lomo compact automat almış. Gezdikleri gördükleri her şeyi bu makineyle kayıt altına alan gençler, negatifleri bastırınca çıkan sonuçtan oldukça etkilenmişler (E o zaman dijital yok tabi). Renklerin farklılığı, açıların değişikliği, farklı fotoğraflar kulaktan kulağa yayılmaya başlamış. Farklı fotoğrafların ortaya çıkma sebebi makinelerin özelliğinden kaynaklanıyor. Üzerindeki 32 mm'lik yapı renkleri saptırıyor, görüntüleri bozuyor, fotoğraf dünyasının hata olarak kabul edebileceği kareler doğuruyor.

Ama asıl dert de bu zaten. Yamuk fotoğraflar, bambaşka renkler, net olmayan fotoğraflar... Yani fotoğraf dersi 1'de öğrenmeye başladığınız her şeyin tam tersi.

E bir de felsefeleri var demiştik aslında kuralsızlık içindeki kuralları. Buyrun:

1. Kameranı gittiğin yere götür.
2. Her an kullan gece ya da gündüz. Karşına ne çıkacağını bilemezsin.
3. Kameranı hayatının bir parçası haline getir.
4. Farklı açılar kullan. İlla vizörden ne çektiğini görmen gerekmez.
5. Yakınlaş. Ne çekmek istiyorsan yakınında ol.
6. Düşünme.
7. Hızlı ol.
8. Fotoğraf çekerken ne çektiğini bilmek zorunda değilsin, kendini özgür bırak.
9. Sonrasında da neyin fotoğrafını çekmiş olduğunu bilmek zorunda değilsin.
10. Hiç bir kuralı umursama!

Aslında hayatımızı esir altına alan teknoloji instagram diye bir şey geliştirdi. Çıkan sonuçlar biraz lomo tadında. Ama ben biraz romantiğim lomographyi benimsiyorum!

Denemek isteyen, aman bende de olsa şu makinelerden de içimdeki cevheri çıkarsam ortaya diyen varsa Hayyam'ın (Sirkeci'de fotoğrafa dair aradığınız herşeyi bulabileceğiniz han) yolunu tutsun.

Ne dersiniz eğlenceli değil mi?

Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey: Azgelişmişlik Afrika’nın Kaderi Değildir
Kapitalizm hakkında bize söylenmeyen pek çok şey var şüphesiz. Ama yirmi üç tanesini toplayıp bir kitap yazmış Ha-Joon Chang. Bunlar arasında serbest piyasa diye bir şey olmadığı, çamaşır makinesinin dünyayı internetten daha fazla değiştirdiği, sermayenin milliyetinin olduğu, sanayi sonrası çağda yaşamadığımız gibi bu zamana kadar bize öğretilen pek çok şeyi sorgulayan yargılar var. Elbette hepsi önemli ve ayrı ayrı incelemeye değer. Ancak içlerinden bir tanesi özellikle de şu günlerde dünyanın gündeminde olan Afrika’daki kıtlık sorununa tersten bakan cinsten. Başlık şöyle: “Azgelişmişlik Afrika’nın Kaderi Değil”.

Bir yardım telaşı aldı hepimizi. İnsanız ne de olsa. Afrika’dan izlediğimiz görüntüler hepimizin içini burkuyor. Ülkemizde ve dünyada orada yaşayan insanlar için ciddi boyutlarda yardım kampanyaları düzenleniyor. Sevindirici. Ama işin bir de diğer tarafı var. Afrika’daki yoksulluk bu sene ortaya çıkmadı. Yıllardır böyle ve devam da edecek. Dönemsel yardımlar elbette olumlu ama kalıcı bir çözüm değil ne yazık ki. Soruyu şöyle sormak faydalı olur belki: Afrika neden bu halde? 

Ha-Joon Chang, kitabının ilgili bölümünde bunun üstünde duruyor. Diyor ki, Afrika kıtasının az gelişmişliğinin temel sebepleri hep yapısal nedenler olarak gösterildi. Örneğin, iklimi (kuraklık ve sıcağın sıtma gibi pek çok hastalığa yol açması), pek çok ülkenin denize kıyısı olmaması, etnik olarak bölünmüş olmaları ve çok sayıda çatışma yaşanması, doğal kaynak zenginliğinin insanları tembelliğe sevk etmesi gibi. Tamam bunlar var kabul, diyor ve ekliyor; “Peki 1960-70’lerdeki büyüme sırasında bu yapısal faktörler yok muydu?”. 

İşte kritik nokta bu. Elbette vardı. Bu büyüme, “yapısal” etkenlerin bölgenin büyüme başarısızlığının temel sebebi olmadığını gösteriyor. Öyleyse büyümedeki bu ani çöküş 1980’lerde yaşanmış bir politika değişikliği ile açıklanabilir. 1980 sonrası tüm azgelişmiş ülkelere dayatılan Yapısal Uyum Programları ile ülkeler serbest ticaret ve serbest piyasa uygulamalarını kabul etmek zorunda kaldı. Yazarın da dediği gibi, “ Yaygın kanının aksine, bu politikalar ekonomik kalkınma için iyi değildir. Bu politikalar daha olgunlaşmamış üreticileri bir anda uluslar arası rekabete maruz bırakarak bu ülkelerin 1960-70’lerde kurmayı başardıkları küçük sanayi sektörlerinin çökmesine neden olmuştur.”

Kaldı ki yapısal olduğu söylenen tüm şartlar bir zamanlar şimdiki gelişmiş ekonomilerin de sorunuydu. Ancak onlar satın alabildikleri teknolojiler sayesinde bunların zararlarını kontrol altına almayı başardılar. Demek ki sözde “yapısal” faktörler aslında serbest piyasa ekonomistleri -biz bunlara kapitalistler de diyebiliriz- tarafından günah keçisi konumuna sokulmuştur. Fakat görmedikleri ya da görmek istemedikleri bir nokta var: Dünyanın herhangi bir yerindeki yoksulluk, dünyanın her yerindeki refahı tehdit etmektedir.

*Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey, Ha-Joon Chang, Say Yayınları, 2011.
**İlgilenenler için gelişmiş ülkelerin konuya ilişkin tutumlarını çarpıcı biçimde anlatan bir film: The Girl in The Cafe.

Friday, August 19, 2011

Bağış Toplamanın Kolay ve Etkili Bir Yolu

Sizi, gayet güzel işleyip çok hayırlı işlere vesile olan bir siteden haberdar etmek istiyorum: http://www.sponsume.com

Kısaca ön bilgi verirsem;

Gerçekleştirmek istediğiniz ve gerçekleşmesi maddiyata dayalı bir projeniz varsa eğer; bunu, oluşturacağınız bir video ile kısa ve öz biçimde ifade edip ilgilerini çekebildiğiniz insanlardan bağış toplayabileceğiniz bir site burası. Kullanımı son derece kolay ve işleyişi gayet yalın. Yapılan işlere bakıldığında da gayet umut verici, toplanan meblağlar oldukça yüksek; ancak sitenin bağışlardan kesinti yaptığını belirtmekte fayda var elbet.

İlgimi çeken projelerden birini paylaşmak isterim, konunun kendisine de her karşı karşıya geldiğimde yüksek dozda içlendiğim için;

http://www.sponsume.com/project/fgm-painful-reality

Gönlünüz geniş bağışınız bol olsun...:)






PERSPEKTİF

Yaptığı işlere baktığımda kendimi, onun yarattığı başka dünyalara hem çok tanıdık hissedip aynı zamanda ona ve yaptığı herşeylere çok da yabancı hissetmeme neden olan bir arkadaşın, İngiltere'deki isyanlardan sonra kafasında oluşturduğu mucizevi tasarım. Bir 'kuş bakışı' gözleminin etkililik ve gerçekçiliğini çok yavan bırakan bu düşündürücü manzara... İyi seyirler...


                COLOURS CAN NOT RESCUE A CITY BUT FIRE CAN COLOUR A CITY

By Philippe Hales



Wild World

oh, baby, baby, it's a wild world
it's hard to get by just upon a smile
oh, baby, baby, it's a wild world
i'll always remember you like a child, girl


Thursday, August 18, 2011

APART FROM MCDONALD'S A REASON TO LIKE USA :)


Ucuz Din Pazarı

Yer: İngiltere, Hyde Park
Konu: Din

Yazının sonunda izleyeceğiniz bu akıl almaz video İngiltere'nin en büyük parkı Hyde Park'ta çekildi. Tesadüfen parka giriş yaptığım sırada kulağıma gelen bağırışların bana Hyde Park'ta bir 'salı pazarı' organizasyonu olabileceğinini düşündürtmesi üzerine ilerlemeye niyetlendiğim yolu değiştirerek kalabalığa yöneldim.
Yaklaşık 50 metre sonra beni karşılayan manzara ise, kurdukları basit düzenekler ile dinleyicilerin yukarısına erişebilmiş, islamiyet ve hristiyanlığın misyonerliğini basit, özensiz ve yer yer pis bir dille yapmaya çalışıp hitap becerisinin yanından geçemeyen vaizler, onları gene kah kahkahalar atarak kah 'stupid' tarzı kelimelerle seviyesizce çıkışarak aynı ciddiyetsizlikle dinleyen izleyiciler, ve orta alanda ellerindeki pankartlarla sözde ifade özgürlüğünü temsil eden sempatizanlar oldu.
Boynumda kameram; gazecilik oynamaktan çekinilecek gün mü? İşime karışanlara BBC muhabiriyim diye dalgamı da geçerek, kameraya çekilmeye dünden razı olanlarla kameraya sövmeye dünden razı olanları başladım kaydetmeye.
Aşağıdaki video, kayda aldıklarımdan sadece biri, sadece bir tazgah diyelim yani. Çünkü sağı, solu, önü, arkası vitrin gibi kendilerini yerden yüksek sunan misyoner tezgahları ile dolu, ve tezgaha gelenlerle...
Ben, tüm dinlere sonsuz saygı besleyen biri olarak, açıkçası çok kötü hissettim; uğruna cihatlar ilan edilip binlerce masumun vahşi cinayetlere kurban gittiği, başta Orta Doğu ve Afrika olmak üzere iç ve dış savaşların çok ciddi sebebi olmayı hala sürdüren din kavramı, o an için hiç soyutlaşmadığı kadar soyutlaştı içimde. Çok daha aidiyete büründü aslında, sanki sadece benim oldu; tüm insanların aidiyetliğinden çıkıp sadece benim.  Haksızlığa uğramış, arkadaşları tarafından taşlanan bir masum çocuk kılığına büründü çekip ordan almak istediğim; ya da binlerce özensiz dokunuşla köşesinden bucağından kirletilmiş bir beyazdı sanki. Kulağımda  Erol Taşdemir kahkaları yankılandı, gözümün önünde Tecavüzcü Coşkun'un pis sırıtmaları canlandı; o gün orada olan şey, mahremiyete, kutsallığa, değerlere ve kısaca insanlığa tecavüzden öte birşey değildi zaten.

Orada işişmin bittiğine kanaat getirdikten sonra kendimi dinler vaziyette, alacalı bulacalı olmuş düşüncelerimle  
Radiohead'in Creep'inden çaldığım 'I do not belong here' liriğini melodisiyle birlikte dudaklarıma yerleştirip kalabalıktan yavaşça sıyrıldım; 18-55 objektifimi, bembeyaz bulutlarla sevişen masmavi gökyüzüne doğrultarak mutlu ettim; çektiğim fotoğrafa bakınca ben de bambaşka bir huzura erdim, kendimi renklere verdim.






Sözünü ettiğim fotoğrafa gelince;


:)))

Bob Marley Campaign

UNICEF ile birlikte çocuk haklarına yönelik en önemli uluslararası sivil yardım kuruluşu Save the Children ve Google işbirliğiyle Doğu Afrika'ya yeni bir yardım kampanyası başlıyor.Bob Marley 'in High Tide or Low Tide şarkısı kampanya kapsamında aşağıdaki internet sitesindeki bağlantılarla indirilebilir ( mp3 satın alınıp ) isterseniz hergün 1$ bağışlayarak 100 gün boyunca yardımda bulunabilirsiniz.

Kampanya bilgi için

Bağış sayfası için

MP3 Satın almak için





Liar


From Russia With Love


Yalnızlık mı? Eksiklik mi?



Eksiklikten mi yazar insan yoksa yalnızlıktan mı? Bilmiyorum. Soru içinde soru yok mu zaten, yani yalnızlık aslında eksiklik değil midir?
Siyah beyaz renklerle dolu hayattır, rengarenk resimlerden eksik kalma durumudur. Yalnızlık, birinin gülüşüyle hayatına renk katmamasıdır ya da bir gülüşün eksikliğidir. Her kahve yapmaya gittiğinde bir fincan kahve yapmaktır, ama suyu iki fincanlık hazırlarsın. Alışkınsındır aslında yalnız olmamaya evvelden. Ama eksildiğinden beri ikinci fincanın suyunu hep dökersin. Canın sıkılır bir kağıdı karalarsın, saçmalamaya başlarsın, bir kalp çizersin, iki tane de ok. Bir ucuna kendi adını yazarsın ama ya diğer ucuna? İşte yalnızlık "ismin yalın halidir" yanına yazacak bir isim olmamasıdır. Alışverişe çıkarsın, bir şey beğenirsin; "aa bak bu ona çok yakışır" diyecek bir "o" olmamasıdır yalnızlık. Cümlelerini eksik kurmaktır. Kurarken bir tane daha fazla zamir kullanamamaktır.
Bizim şarkımızdı bu radyoda dinlediğim diyemezsin. Çünkü 'biz' diye bir şey yoktur. Tek şarkı vardır o da senindir. Yalnızlık senfonisi. "Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte" derken derin bir iç çekersin. Tüm yalnızlık şiirlerini benimsersin. Bak bak bu tam beni anlatıyor dersin, ıssız adamı izlersin sıkılmadan defalarca, özenirsin. O yapabiliyorsa ben de yaparım dersin. Ama yapamazsın. Telefonunun mesaj kutusu saçma sapan operatör mesajlarıyla dolmuştur bile çoktan. Eskisi kadar düzenli bir ilişkin yoktur şarj aletiyle. Köşedeki tekele giderken yanına almassın bile telefonu. 10 dakika geç yazsam merak eder diye düşünecek biri yoktur çünkü. Sevgilisi olan arkadaşlarınla buluştuğunda aldığın çayı en çabuk sen bitirirsin. Ağzın sadece çay içmeye yarar çünkü, iki kelime edecek bir şeyin yoktur.
Evet yalnızlığım ve ben mutluyuz. Mutlu olmak zorundayız. En sonunda biz bize kalıyoruz ya zaten... Alışkınız da birbirimize.
Sadece yüklemden ibaret bir cümledir yalnızlık. Yüklemler yeterli gelir, nesneler yoktur çünkü tek bir özne vardır o bile gizli öznedir ve sadece seni barındırır içinde. Yüklem sonda mı başta mı çözemezsin, çözemedikçe devrik bir hayat yaşarsın yalnızlığınla...
Insomniac