İstanbul'a dair küçük bir öykü paylaşmak istedim...
Bir ses açtı gözlerini istemleri dışında. Sanki gözkapakları ondan gizli bir plan kurmuş ve o planı uyguluyordu ondan habersiz. Savaşacak hali yoktu ya. Açtı gözlerini o da direnmedi. Alışıktı bedeninin gizli oyunlarına ama dirençli değildi. istanbul'u dinledi gözleri kapalı Orhan Veli olup. Ezan sesleri yankılanıyordu semalarında. Sabah ezanı... En ürperteci seslerden biriydi bu Orhan Veli zamanlarına ait.
İstanbul'un sesleri bununla bitmezdi. İşte üst kat komşusunun küçük çocuğu çoktan basmıştı sesi kafasına. Dışarıda sabahın kör saatinde işe gitmek zorunda olan insanların ayak izleri yatağının başucunda. İşe gitmek zorunda olanlardan biri de oydu. Neydi bu tembellik şimdi. İstanbul'un soğuk gününe uyanmayı sevmiyordu. İşte hersabah duyduğu topuk sesi yankılanmaya başlamıştı odasının içinde. Kafasını kaldırdı. Camdan dışarı baktı. Geçiyordu yine istanbul'un seslerine topuk sesleriyle vokal yapan kadın. Kadın... Gözlerinde garip bir hüzün. Arka mahalleye özgü garip bir güzelliği vardı. Topuk sesleri kapısına vursaydı birgün. İçeriye girseydi hüzün, etrafa yayılsaydı. Aktı geçti kadın kaldırımdan üzerindeki gözleri hissetmeden.
Akrep yelkovanı kovaladı, İstanbul güne uyandı. İlk vapur sesi yankılandı bu kez. Denizi hayal ettirdi. gözlerini kapadı. Şimdi bir sahil kasabasında olsaydı ya topuklu ayakkabıları eşliğinde. Sıcak bir şehirde. Yüzünü hiç görmediği insanlarla. Tanıdık kimsenin olmadığı biryerde. İnsanlarla aynı şehirde yaşamak ne garip. Birbirinden farklı bir çok insanı hergün görmek. Anlamsız bir tanınmışlık siniyor gözlerine. Ama aslında hiçbir tanınmışlığın birleştiremediği... Hergün aynı insanları görmek, aynı gözlere sırasıyla bakmak, aynı yöne gitmek, aynı hüznü paylaşmak, aynı şeyleri düşünmek ama tanımamak, bilmemek birbirini ne garip. Tüm bunları düşündü yine. Düşünce balonları her daim çevresinde dolaşırdı. İçleri farklı farklı binbir kelimeyle dolu. Sabahları düşünce balonlarını üst kattaki kadının çocuğu dağıtırdı. Tabi topuk seslerinden sonrakileri. Giyindi. Soğuk odasında giyinmeyi yine öğrendi. Eskiden bir tercihi vardı, şimdi ne bulursa geçiriyordu üzerine. Zaten aynı insanları görmüyor muydu hergün? Ne gerek vardı anlamsız bir özene.
Ayakkabılarını giydikten sonra hazırdı çıkmaya. Odadan diğer odaya geçtiğinde havası değişti. Pencereyi açık bıraktığını hatırladı. Dışarıya adımını attığında bütün sesler kulağına melodi olarak geliyordu. Dikkatle dinlerseniz hepsini tek tek ayırt edebileceğiniz cinsten. Ve bu onun sabah oyunuydu. Tek tek seslerin İstanbul'un hangi karesine ait olduğunu düşünmek... Uğultular içinde ilk önce fırıncıyı duydu. Fırının içine taşınan çuvallar önce kamyondan indirilirken pat pat diye efekt yapıyorlardı. araba sesleri. Otobüsler daha hırıltılı hasta gibiler. Çakmak sesi, günün ilk sigarasının dumanı İstanbul'un atmosferine karışıyor. Balıkçılar; açılın diye bir talimat verildikten sonra etrafa rastgelmesi umuduyla umutları tükenmişler denize fırlatıyorlar oltalarını. Bir çocuğun gözyaşının kaldırıma düşme sesi, güne mutlu uyananların kahkalarıyla birleşip tezatlığı yayıyor belleklere. Taze simit çıtırtıları.
İşte yine istanbul'u dinliyordu. Gözleri, kapalılığına inat alabildiğince açık şimdi.
İşte yine istanbul'u dinliyordu. Gözleri, kapalılığına inat alabildiğince açık şimdi.

No comments:
Post a Comment